Bir Aktur Sabahında

KABUS’TAN KABUSA!

            Sabah karanlığında terler içinde ve korkuyla uyandım: Atatürk’ümüzün bizlere emaneti sevgili Cumhuriyetimiz acımasız bir saldırı altındaydı ve elden gitmek üzereydi!..
           
Eşimi uyandırmadan sessizce giyinip kendimi dışarı attım. Boğulacak gibiydim ama neyse ki Aktur’daydım. Derin bir nefes alarak sahilden ‘Küçük Koya’ doğru yürümeye başladım.
            Büyük koy süt rengi deniziyle henüz uykudaydı. Çevrem, olanca güzellikleri, renkleri, kuş sesleri ve insanın başını döndüren çılgın kokular cümbüşüyle hemen beni kucakladı, sardı sarmaladı ve adeta teselli etti. Dakikalar önce yaşadığım Kabusu unutur gibi oldum. Derin bir nefes alarak ‘Oh!. dünya varmış !.. dedim. ’Ne yaparlarsa yapsınlar büsbütün yaşanmaz hale  getiremeyecekleri güzel ülkemde;
            Datça’nın incisi Akturdayım!
            ………..
            Küçükkoy’a vardığımda dağların ardından ışıkları gülümsüyordu ama güneş henüz yüzünü göstermemişti.

            Bütün çevrem gibi  ‘Vali çamı’nın girişi de doğaya saygılı, onunla uyumlu estetik bir zevkle düzenlenmişti.
 
            Bizler için bir cennet yaratma çabası içinde daha altmışını bile bulmamışken yaşama veda eden bir ‘dev adam’ ın, sevgili Özer TÜRK’ün yüzünü, komşumuz Necati ARTAN ve kendisi gibi kadirbilir arkadaşlarının bizlere kazandırdığı büstünden okşadım. Karanlık dünyaların aydınlık Anadolu bilgesi Aşık Veysel yanıbaşımda gülümsüyor ve:

            ‘Aslıma karışıp toprak olunca
 Çiçek olur mezarımı süslerim!’

            Diyordu. Ruhları bir yerlerde birleşmiş olmalıydı. Kim bilir, Özer Türk ona beklide Aktur’un, kumsallarda bile hayat bulan çiçeklerini anlatıyordu. …
 
            Gözlerim bayrağımıza ilişti. Özenle korumaya alınmış yerinde ve devasa direği üzerinde nazlı nazlı dalgalanmaya başlamıştı sabah serinliğinde. Yeni oluşturulan düzlüklerden biri üzerindeki Marmaris Orman İşletme Müdürlüğü’nün banklarından birine oturdum. Gezi ve balıkçı teknelerine… Kurucabük’e doğru . Saat tam 07.19’du ve güneş ince ince boy göstermeye başlamıştı. Bizlere, ‘Günaydın, Aktur’un talihli yaşlıları, gençleri!....’der gibiydi . Büyülenmiştim sanki. Sanırım güneş !Nemrut’ta bile ancak böylesi bir azametle , sessizlikle ve sevimlilikte doğabilirdi.

            İçim kıpı kıpırdı ama nedense birden önüme bakacağım tuttu ve gördüklerime inanamadım:  Aktur’lulara hiç de yakışmayacak bir gaflet, vurdumduymazlık ve saygısızlık görüntüsü ayaklarımın dibinden bana sırıtıyordu! Kurumuş sarı otlar arasında içi yenmiş ve kabukları yere atılıvermiş kabak çekirdekleri arasında sayısız sigara izmariti vardı. Yalnız benim oturduğum değil oradaki bütün bankların önü böyleydi .

            İyi söndürülmemiş bir tekinin bile yarımadamızı ve beklide bütün sitemizi cehenneme çevirecek bu izmaritleri gözlerim yaşararak seyrettim. Yönetim buralara şöyle kocaman uyarı levhaları asabilir miydi acaba, diye düşündüm:

BURADA SİGARA İÇMEK ÜLKEYE VE AKTUR’A İHANETTİR!

 

            İçimdeki huzur ve ferahlık yeniden kabusa dönüşmüştü. Merdivenleri hızla indim. Bu kez sahilden değil de orman içinden evime dönerken ülkenin pek az yerinde kalmış 25-30 metrelere kadar, dert yanan namuslu kaleler gibi dimdik ve dümdüz yükselen ;yüzlerce yıllık gerçek ormanlardan artakalan ‘hüdayınabit’ çam ağaçlarımız kollarını Tanrı katına uzatmışlar yakarıyorlardı:

            BİZLERİ GAFİLLERDEN KORU YA RABBİ!

 

                                                                                  ORHAN KARAVELİ
                                                                                  21 Eylül 2010
                                                                                  Datça, Aktur